Myspace Cursors @ JellyMuffin.com SİMUZER - Blogcu


SİMUZER

ANASAYFA PROFILIM ARSIV

Hakkımda

"Biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki,güneş'ten daha parlak,cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir."R.Nurdan


Kategorilerim

  • Din nedir
  • Esma
  • Guzel sozler
  • Islami bilgiler
  • Namaz
  • Sahabeler
  • Serbest kursu
  • Simuzer


  • Yazılarım

    Yanmak vakti..
    Dua
    KALP
    Ya İlahi..
    Su gibi aziz ol..
    Duâ isteyin
    Sebepler sükut ettiği zaman
    Ey Sevgili NEBİ!!..
    Hatırımıza düştün..
    Bediüzzaman Olunca.....


    Arkadaslarım

    edablogdunyasi
    withmyheart
    gocmenkizi
    sohbetsevenler
    aydanur42
    mnelam
    mnelam1
    cennetkokusu
    mnelam2
    huzunmahkumu
    sevgieroglu
    edaca30
    keremcem130
    recaysev
    AYHANIM01
    nasibim
    EsMaLaL
    sessizciglik1
    herneysem
    edaninbahcesi
    BUYUKGUZEL
    2563
    rahmetyagmuru
    rufeydem
    sevgipinari01
    tesetturluyum
    ummahindostlari
    edacafe
    guzellikveciltbakimi
    hobidunyamradio
    PastaMalzemeleri
    seciyorum
    yemektarifleri85
    ebedisevgiliyedogru
    kevserekanmak
    dolunayayazi
    doymadimsana
    ravzayaselam
    resimdostu


    Bağlantılarım

    * Güzellikler Rabbimizden(ahmeds)
    * En Sevgili(s.a.v.)
    * Bediüzzaman
    * Esmâü'l Husna
    * Dert & Deva
    * ugurbocegı forum
    * mnelam forum
    * hobidunyam.womanforum
    * simuzer(space)


    Image Hosted by ImageShack.us
     selahaddin_kocaaslan_ile_hoş_sada

    HUSUMETE VAKTİMİZ YOK




    EkleBunu RSS Ekle Butonu

    müzik çalar

    Yanmak vakti..

     

    resim2(1)

     
     
    Hikmet belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi
    İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır,
     kazancının helal olmasını isterdi.
     Fabrikayı hemen her akşam en geç o terk ederdi.
     Her gün binlerce ekmek çıkaran fırın oldukça büyüktü
    Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk rağbet ediyordu.
    Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hasıl olur,
    onu da genellikle Hikmet yapardı.
    Dini bir bayramın son günüydü.
     Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı.
     Hikmet temizlik yapmak için fabrikaya gitti.
    Dış kapıyı kilitledi.
     Işıkları yaktı, fırının kapağını açıp içeri girdi.
    temizliği yaptıktan sonra gidecek
    sabaha karşı dörde doğru gelen işçiler gelir gelmez elektrikle
    çalışan fırının düğmelerini açacak,
     onlar hamuru yoğurup hazır hale getirene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı.
    Hikmet temizliğe dalıp gitmişti.
     Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu.
    Tam o saatlerde fırının genç ustalarından Cengiz fabrikaya geldi.
     Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı.
     O akşam yıkatıp sabaha temiz temiz giymeyi düşünüyordu.
     Dış kapıyı açtı.
     Hayret, içerideki lambalar açık unutulmuştu
    Gidip önlüğünü aldı
    Fırının önünden geçerken açık unutulan fırın kapağını eliyle şöyle iteledi.
     Çıkarken ışıkları söndürmeyi ihmal etmedi.
     Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu.
     Fakat, heyhat kapak üzerine kapatılmıştı.
     Var gücüyle bağırmaya başladı.
     Fırının kapağını yumrukladı.
     Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu.
     Tüyleri diken diken oldu.
     Dehşete kapılmıştı
    Uzun müddet kendisine gelemedi.
     Birazcık sakinleşince saatine baktı.
    Saat 23.05′i gösteriyordu.
    Yaklaşık 5 saat kalmıştı.
     Bir anda ölümle burun buruna gelmişti.
     Yanmak onun için bu dünyada başlayacaktı.
    Yavaş yavaş ısınacaktı fırın…
     Evvela terlediğini hissedecek, sonra bunalacak,
     sıcaklık artacak, yavaş yavaş sürekli artacak,
    artacak, artacak…
    Vücudundaki yağlar erimeye başlıyacak,
     etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan
    belkide o kalpten gidecekti.
     Belkide çıldıracaktı.
    Çılgın çılgın gülecekti…
    , o en güzeliydi.
     Bir delirebilseydi.
    Düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı.
     Kim bilir bütün vücudu nasıl sızlayacaktı?
    Vücudunda ağrıyı,
    sızıyı duyuran bütün sinirler feryadü figan edeceklerdi.
     Dayanılır mıydı,
     dayanabilir miydi buna?
     En uç noktadaki sinir hücresine varana kadar ulaşan o müthiş sızıya…
    Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi.
     Sadece o kadarı..
     Yanığın ilk safhası bile değildi ama, hemen elinden bırakırdı.
     Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti.
     Bir kaç gün önceydi.
     İşçilerle acıkmışlar küçük tüpün üzerinde yemek pişirmişlerdi.
    Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli…
     Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı.
    Sadece iki parmağının acısına dayanamamış,
    soğuk suyun içinde saatlerce tutmuştu.
    Ya şimdi?..
    Yanan iki parmak ucu değil, bütün vücudu olacaktı.
     Gözlerinin önünde filmlerde gördüğü yanan adamlar canlandı.
     Hikmetin hali daha zordu.
    Bir anda yanmak değildi ki bu…
     Adım adım, hissede hissede…
    Terleye, çıldıra, dövüne dövüne…
    İçerisinin ısındığını hissetti.
    Kapıyı kapatan her kimse fırını yakmış mıydı yoksa?
    Bu hararet böyle sürekli neden artıyordu?
     Aman ALLAH’ım!
    Beklenen an ne çabuk gelmişti.
     Saatine baktı, saat gecenin 01.00′i olmuştu.
    Nasıl geçmişti iki saat?
     Zaman su gibi akmıştı.
     Bir ömür gibi…
    Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu.
     Yok canım…
    Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti.
    Demirler soğuktu işte..
     Biraz sakinleşti.
     Evini düşündü.
     Hanımı, oğlu merak ediyor olmalıydı.
    Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken?..
    Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha hürmetli olmalı değil miydi?
    Ya çocuğunu…
    Keşke dövmemiş olsaydı onu..
     Bir gün evvel kazayla kırdığı camdan ötürü dövmüştü.
    Keşke, dövmeden evvel kırılsaydı elim, diye düşündü.
     Onlardan da mesul olduğu için onların da hesabını verecektı ALLAH’a…
    hanımın dediğini yapsaydı.
    Birlikte namaza başlayalım, demişti de hanımı hayır,
    daha yaşlanalım, diye cevap vermişti.
     Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek,
     sadece ihtiyarlığın hesabını verecekti.
     Niçin sanki fırına gelirken içeriye girmemişti?
    Müezzin, gönlünün derinliklerinden geldiği belli
    olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş;
    ALLAH’ın büyüklüğünü, kurtuluşun onun yolunda
    olduğunu haykırmıştı.
    Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı…
    Belki RABB’i o son vakit hürmetine affeder,
     diğerlerinin hesabını sormazdı.
     “Ah kafam ah!” diye inledi.
    Halbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hali ne güzeldi.
     Kıldığı bir vakti muhakkak onun eda ettiği son vakit olacaktı ve
     RABB’inin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı
    Öyle olmayı ne kadar isterdi. Ya oğlu…
    Yedi yaşına girmişti..
     Bir baba olarak onun üstüne, başına,
     yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar kalbine niçin dikkat etmemişti?
    Daha o yaşta, her tür pisliğin televizyon
     ekranlarından üzerine sıçramasına nasıl da razı olmuştu?
    Çocuğuna ALLAH’ını, Peygamberi’ni niçin sevdirmemişti.
    Aklı çocuğuna gitti…
    Gençliğine uğradı.
    Tek tek dolaştı eski günleri …
    O günlerden eline sadece pişmanlık veren,
    günahlar kalmıştı.
     En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi.
     Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti.
     Evlendiği yıllar, annesini ve babasını üzdüğü günler…
    ah, bilse hiç yapar mıydı?
    Başkalarına söylediği rahatsız edici en küçük sözden bile rahatsızlık duydu.
     İnsan bütün yaptıklarının tekrar karşısına çıkacağını unutmasaydı hiç hata yapar mıydı?
     Hatasız olmasada hatasızlığa yakın olabilirdi.
     Aklına bir fikir geldi
    Fırının içinde teyemmüm edip namaz kılsaydı.
     Toprak yoktu ki..
    fakat olsun…
     Hiç kılmamaktan iyiydi.
    Belki bir ihtimal kabul edilirdi.
    Ellerini fırının içindeyere vurarak teyemmüm aldı.
     Namaza durdu.
     Her şeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanabilirdi ki?
     Aslında her namazda öyle hissetmeliydi
    Kendisini hayatında ilk defa RABB’iyle konuşur hissetti.
     Alemlerin RABB’ine hamdetmeyi, ona dayanmayı ,
     ondan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa iliklerine kadar duyarak .
     Yatsıdan sonra kaza namazları kıldı.
    RABB’inden gelmişti ve O’na dönüyordu.
     Ah dönüşün O’na olduğunu hiç unutmamış olsaydı
    Yoruldukça oturup tövbe etti, estağfirullah çekti.
    Dinlenince tekrar namazına devam etti.
     Nasıl daracık yerde sıkışıp kalmıştı.
     Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler bastı.
     Cengiz, eve gidip yatmıştı.
    Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı.
     Saatine baktı. Saat 3.15′di.acayip bir rüya görmüştü.
    Hikmet, fırının içinde alev alev yanıyor,
    “Cengiz” diye bas bas bağırıyordu.
     Nasıl bir rüyaydı bu böyle…
    Birden akşam aklına geldi.
    Olamaz! Fırının kapağınu Hikmet’in üzerine mi kapatmıştı yoksa?
     Hemen üzerini giyip sokağa fırladı.
     Hiç durmadan koştu.
    Evleri de fırına uzaktı.
     3.45′de fırına geldi.
    işçileri henüz fırına gelmemişlerdi.
     Kapıyı açtı, ışıkları yaktı.
    fırının kapağını açıp içeriye seslendi.
    _Hikmet! Bir kaç defa bağırdı.
     Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu.
     Öyle dalmıştı ki, adının söylendiğini duyunca irkildi.
    Olamazdı.
     Yanlış duyuyor, hayal görüyor olmalıydı.
    Fakat, yine duydu..
    Birisi “Hikmet” deyip duruyordu.
    fırının ışığı da yanmıştı.
     Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü.
     Karşısında Cengiz’i gördü.
    Fırından çıktı.
     Cengiz bir anda hortlak görmüşcesine irkildi.
     Korkuyla: _Kimsin sen? dedi
    Hikmet’in Cengiz’e sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı.
    Hikmet hala ağlıyordu
    _ Ne demek, dedi, sen kimsin?
     Hikmet’im işte, görmüyor musun?
     Dün akşam temizlemek için girmiştim.
     Birisi üzerime fırının kapağını kapattı.
    _ Olamaz, diyordu Cengiz.
     Sen Hikmet değilsin.
    cengizi anlayamıyordu.
    Nasıl böyle söyler, nasıl tanıyamazdı?
    Aklına geldi. Hemen aynaya doğru koştu.
     Baktı…Hayır, bu yüz bu saçlar kendisinin olamazdı.
    Ellerini kırışmış, solmuş yüzüne,
     bembeyaz olmuş saçlarına götürdü.
     Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu.
     Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden korkmuştu.
    Yanmanın ne demek olduğunu bilseler
    kim bilir bir gecede ne kadar insan ihtiyarlayacaktı
    . Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak
     ihtimali bu kadar hafife alınabilir miydi?
     Başı ellerinin arasında kalakaldı………

    Tarih: 17:40, 12/5/2008 Kategori: Belirtilmemiş
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    Dua




    Allah'ın Resulü şöyle buyurdu:

    "Allah buyurdu ki:
    'Ben, beni düşünen kulumun yanı başındayım.
    Ve Beni zikrettiğinde onunla birlikteyim.
    O Beni kendi nefsinde anarsa
    Ben de onu yad ederim.
    Beni bir topluluk içinde anarsa
    Ben de onu topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde anarım."

    Her şeyi parlatmanin ve pası gidermenin bir çaresi vardır.
    Kalbin parlatılmasının çaresi ise Allah'i zikirdir.
    Zikir kadar Allah'in azabından uzaklaştıran bir amel yoktur.

    "Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah'ı anarak huzur bulurlar."


     


    Onu anmak duadır.
    Dua zikirdir.
    Dua yoldur.
    izdir, işarettir, yolu aydınlatan nurdur.

    Dua eden bilir ki, Biri var, her şeyi duyuyor, işitiyor ve görüyor.
    Her derde derman veriyor.
    Her ihtiyacı gideriyor.
    İsmiyle her şeyi var ediyor, her an yaratişini yeniliyor.
    Hayy adıyla can veriyor.
    Mümit adıyla öldürüyor.
    Kayyum adıyla her şeyi tutuyor.
    O'nun acıması sonsuzdur.
    Esirgeyişine son yoktur.
    O'nun kudret eli her şeye yetişir.
    Gücü her şeye yeter.
    Yakaran kişi hisseder ki, bu dünyada yalnız değil; Kerim bir Yaratıcı'nın konuğu olarak bulunuyor yeryüzünde.
    İkramı ve bağışı sonsuz bir Zat her an yanındadır.
    Alemlerin Rabbi'ni hisseder, tanır ve bilir, böylece dünyanın yüklerinden kurtulur.
    Sevinci ve mutluluğu bulur, şükreder,
    "Elhamdülillahi Rabbil alemin" der.

    Dua, kulluğun ruhu ve gerçek bir imanın sonucudur.
    Dua eden, bu yakarışıyla gösteriyor ki, varlığa hükmeden Biri var,
    varlığın ve yokluğun Rabbi var, her şeyin ve herkesin her şeyini aynı anda görür, bilir ve duyar.

    Madem cansız varlıkların bile seslerini işitiyor, o halde benim duamı da işitir ve rahmetiyle davranır.

    Ve Rabbimiz,
    "Duanız olmasa ne değeriniz var" buyurur.


    Tarih: 00:09, 10/5/2008 Kategori: Belirtilmemiş
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    KALP



    Kalbine
    karşılık bir kalp bulmak; manevi frekansları bütünüyle tutan, gönül
    iletişimini tam kurabilen bir insanı bulmak demektir.
    Evliliğin mutluluğa dönüşmesi için, kalplerin uyuşması, anlaşması, kaynaşması gerekir. Kalpsiz mutluluk olmaz. Kalp kalbe karşı olmalı… Kalp kalbe kaybolmalı… Kalpler bir olmalı, iri olmalı, diri olmalı… Ölmüş kalpler taşıyan kalıplar, mutlu olabilir mi?

    Evet, mesele kalıp değil, kalp meselesidir. Kalıbına göre kalıp arayanlar; eş arayışını, bedene, kaşa, göze bağlayanlar, mutluluğu yanlış adreste arayanlardır. Bulmak için, önce böyle birini aramak gerek… Gerçi her arayan bulamaz ama bulanlar hep arayanlardır. Aramadan bulmak mümkün mü?

    Bir de arıyormuş gibi yapanlar vardır. Bunlar, her ne kadar evliliğin
    bir gönül işi ve manevi frekansların uyumu manasına geldiğini kabul
    etseler de, seçimlerini, hep maddeden, görüntüden yana yaparlar. Yani
    inandıkları ve düşündükleri gibi davranmazlar.
    Bulamayacağı yerde arayanlar da bunlardan sayılmalıdır.

    Hani Nasreddin Hoca gibi…
    Evin bodrumunda,
    kömürlükte kaybettiği yüksüğünü, dışarıda, evin önünde arıyormuş…
    Sebebini sormuşlar…"Aşağısı çok karanlık" demiş…


    Bazı
    gençler de kalbine karşılık kalbi böyle arıyorlar. Kalp, duygular,
    sevgi, şefkat, merhamet tamam ama, görüntü, en boy, kaş göz diyorlar…
    Hatta oralara takılıp kalıyorlar. Gönle değil, gövdeye itibar
    ediyorlar.

    Hatta bu insan sana göre değil, diyenlere de "Ben onu değiştiririm" derler. Ya da , "O gördüğünüz gibi değil, aslında çok iyi biri" iddiasında bulunurlar.
    Sonra da, iletişimimiz neden kötüleşti, niçin kavga çıktı, geçimsizlik nereden geldi diye şaşırıyorlar.

    Atalarımız, İKİ GÖNÜL BİR OLURSA, SAMANLIK SEYRAN OLUR demişler. Ne güzel söylemişler.
    İki gönül bir olmazsa, yani kalbine karşılık bir kalp yoksa saraylar
    zindan olur ve tabii ki eşler hayal kırıklığına uğrarlar. Zaten, sadece
    iki gövdenin bir olması insani bir hal de değildir.
    Evliliği
    maddileştirenler, yalnız ten ve beden isteklerinin tatmini manasına
    alanlar, çok ayaklılarla aralarındaki farkı ortadan kaldıranlardır.
    Bir insanın evlilik anlayışı ve bu husustaki beklentileri onun seviyesini ortaya koyar.

    Evlenmeyi düşünen gençlerimiz, kalplerine karşılık bir kalp mi arıyorlar, yoksa kalıplarına karşılık bir kalıp mı arıyorlar?

    İnsan, aradığını bulur. Kalıp arayan kalp bulabilir mi? Bulsa bile, bulduğunun ne olduğunu idrak edebilir mi? Evlenecek gençler, önce niyetlerini düzeltmelidir. Kalbe karşı kalp mi arıyorlar, kalıba karşı kalıp mı? Doğru ölçülerle arayışa geçtikten sonra da, "Rabbim, karşıma iyi olanı; sevebileni, merhamet edebileni çıkar" diye ciddi ve samimi dualarda bulunmalıdır. * * * Bazen, evlenmek üzere olan kızlarımıza, oğullarımıza soruyorum:

    –Nasıl, evliliğe hazır mısın? Birçoğunun cevabı, aşağı yukarı hep şöyle oluyor:

    –Hocam, hazırlıklar tamam… Ev tuttuk, döşedik, beyaz eşya filan her şey tamam…


    Sizce bu cevapta tamam olmayan bir taraf yok mu?
    Bana göre, en önemli bir taraf eksik kalmış oluyor. Bu sebeple o gençlere şu soruyu sormaktan kendimi alamam:

    –Peki, gönlünüz hazır mı evliliğe? Sorum, birçok genci şaşırtır, durup düşünürler, genellikle de bir soruyla karşılık verirler:

    –O nasıl oluyor?

    İşte onun nasıl olduğunu bilmeyenler, Üsküdar vapurunda tanışıp evleniyor, üç gün sonra da, Kadıköy vapurunda da boşanıveriyorlar.

    Evliliği, böylesine gönül dışı bir gövde işi zannedenler, Nasreddin Hoca' mızdan almışlar cevabı…

    –Bu sizinki, demiş, evlilik değildir. –Peki, evlilik değilse nedir bu yaptığımız? diye sormuşlar.

    –Gündüz çifte hırlama, gece çifte horlamadır… demiş. * * * Evlilik,
    sağlam bir iletişim temeline oturmalı… Bu olmazsa olmaz mutluluk
    kuralını da tersinden ve hoş bir nükte ile anlatır Hocamız. Eşiyle
    sağlıklı bir iletişim kuramayanları bakın nasıl uyarır:


    –Evliliğiniz nasıl geçiyor? demişler.
    Hocamız da anlatmış:

    –Evliliğimizin ilk senesi çok güzel geçti… Ben
    söyledim, hanım dinledi, ben söyledim hanım dinledi… İkinci sene, bizim
    hanım işi anladı… O söylemeye başladı… O söyledi ben dinledim, o
    söyledi ben dinledim…"

    –Peki, hocam, sonra nasıl oldu, diyenlere de,

    Hiç sormayın, demiş, sonraki yıllarda da, ikimiz birlikte söyledik, komşular dinledi…


    Şimdi eşlerin birlikte söylediklerini, sadece komşuları değil, bütün
    dünya dinliyor. Aile mahremiyeti içinde kalması gereken her şey, ekran
    pazarlarına dökülüyor. Sadece kirli çamaşırlar değil; edepsizlikler,
    iffetsizlikler, kısacası ahlaksızlığın her çeşidi, basın yoluyla
    toplumun tepesine yağdırılıyor.
    İyi ki adına evlilik demiyorlar. Seviyesiz birliktelikler, evlilik olamaz çünkü… * * *

    Evliliği, Allah' ın emri, Peygamber Efendimiz
    Sallallahu Aleyhi ve Sellem' in sünneti bilenler, örnek aileler kurmak
    mecburiyetindedirler.
    Zira başkalarını da saadetlerine
    imrendiren sağlam ve tutarlı aile yapısı, günümüz dünyasının en çok
    hasretini çektiği bir güzelliktir.
    İnsanlık âlemi, kaybettiği aile hayatını çamla çırayla, yana yakıla aramaktadır. Aile, dünyevileşmenin getirdiği benlik, bencillik ve maddecilik yüzünden yıkılmaktadır.

    Bu sebeple, aileyi yeniden diriltmenin yolu, maneviyattan, imandan geçmektedir. Sağlam bir Allah ve ahiret inancı olmaksızın, sağlam bir aile kurmak imkânsızdır.
    Aile, daha çok almayı düşünenlerin değil; paylaşmayı, bölüşmeyi, fedakârlığı bilenlerin kurabileceği kutsal bir müessesedir.

    Ailede mutluluk, almayı hayaline bile getirmeden verebilenlerle
    sağlanır. Aile mutluluğunun kahramanları, almayı hiç düşünmezler… Ancak
    verdikleri döner onlara, katlana, çoğala… Bir verip bin alırlar.

    Böyle bir mutluluk, ancak iki gönlün bir olmasından doğar. Çocuklarımız, gençlerimiz gönül ehli mi? Daha doğrusu gönülden haberdar mı? Gönülsüz mutluluk olmaz… Ne tek başımıza, ne de evlilik hayatımızda…



    Zira aile, iki gönlün tekleşmesiyle kurulur.
    .








    Vehbi Vakkasoğlu



    Tarih: 22:52, 30/4/2008 Kategori: Belirtilmemiş
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    Ya İlahi..


     
    Ya İlahi, bu yürek Sen’in için Sana yanmak ister..
    Öyle yanayım ki..

    Ya İlahi..
    Sevdan geceleri uykumu bölsün, günün aydınlığında gafleti silsin..
    Her hâl’de Sen’i arayım, her hâl’imle Sen’i bulayım..
    Her kapının anahtarı Sen’de Ya İlahi...


    Sana gelen tüm kapıları arala, sessizce süzülüp geleyim yanına..
    Sana gelen yollarda beni nefs eline bırakma,
    Dostlarını yoldaş eyle yolculuğumda!
    Sen tut ki.. yüreğimin elinden, ayağıma çakıl ve taş deydiğinde, düşmeyim sendelemeyim..
    Sana çıkacak yollarda, Sen tut yüreğimin ellerinden!

    Emanetini sağlam ulaştırmayı nasip eyle..
    Doğduğum gün verdiğin o tertemiz kalbi, aynı temizlikte emanet etmeyi nasip eyle..
    Kirlerden pak eyle bu kalbimi, parçalamaya meyl eden faniliklerden uzak eyle!
    Sen’in verdiğin gönül de, Sen’in ile geleyim Ya İlahi..
    Yalan tutsaklıklara esir etme bedenimi,
    Üzerimde yalan ve yanlış hiç bir sevdanın izini bırakma,
    Gönlüme her gireni, bana Sen’i getirdiği için seveyim,
    Sana gelebilmek için sevileyim!
    Gözeten Sen’sin her halimi.. Sen koru benliğimi..
    Sana emanet ettim yüreğimi.. her halimi!
    Dünya kuyusunda Yusuf(AS)’ın teslimiyetini ihsan eyle bu bedene,
    Yakup(AS)’ın, Yusuf(AS)’a hasreti gözyaşı oldu ömrüne, gözlerinden etti hasreti..
    Sabır ile duâsı ile kavuşturdun hem Yusuf’una hem gören gözlerine..
    Sen’in için akan gözyaşına talibim Ya İlahi..

    Öyle yanayım ki..
    Yüreğimi aşkına kurban eyle!
    Gözümün yaşı ile sabredenler gibi kavuşmak nasip eyle!
    Sana kavuşmanın adı ise ölüm.. ölümü sevdir bana,
    Soğuk deymesin şu dilime, en sıcak kelime olsun.. vuslatın adı..

    Öyle yanayım ki..
    Ya İlahi..
    Ölümü özleyen bir beden de ben olayım!
    Ölümlerin en güzeline talibim,
    Faniliğe rağbet ettirme,
    Ömrüme ömür bereketi ver ki..
    Ellerim boş gelmeyim o en güzel kavuşma anına..
    Ömrümü tükettiğim yerlerin adını, malımı harcadığım yerlerin adını güzel eyle..
    Bedenimi yıprattığım yolları hayır eyle,
    Hesabımı kolay, amelimi bol ve güzel eyle..

    Öyle Yanayım ki.. Ya İlahi..
    Sen’in için yaşayıp.. Sen’in için öleyim..
    Öyle bir iman ver ki Ya İlahi..
    Yalnızca Sen’in için yanayım..

    Amin Amin Amin


    Tarih: 22:47, 30/4/2008 Kategori: Belirtilmemiş
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı
    <- Son Sayfa Sonraki Sayfa ->



    BLOG DESİNG BY EDACA30